
27.05.2024
Yazar: DEMET TEKDEMİR
Tarihteki büyük liderler, devlet adamları ve komutanlar, kendi halklarının,
ülkelerinin, bölgelerinin ve hatta dünyanın tarihini değiştirdikleri için “Büyük” türler,
yani “tarihe malolmuşlardır”.
Mustafa Kemal Atatürk ise tarihin beklenen akışını değiştirmiş bu kişilerin
öncülerindendir. Türk tarihinin çok önemli bir kısmını şekillendirirken hem büyük bir
lider hem büyük bir komutan (başkomutan) ve de büyük bir devlet adamı olmuştur.
Dünya tarihinde bile eşine az rastlanır biçimde, geleceği oluşturan bir vizyon ortaya
koyma ve büyük bir irade ve yönetim kabiliyeti ile insanüstü hedeflere ulaşma
yeteneği tek bir kişide toplanmış görünmektedir.
Atatürk bu özelliklerinin bir kısmını çocukluk çağından itibaren göstermiştir. Kız
kardeşi Makbule Hanım anılarından bahsederken ağabeyinin gençlik yıllarındaki
iradesini, ciddiyetini, yol göstericiliğini ve isteklerine ulaşma kabiliyetini aşağıdaki
cümleler ile anlatmıştır:
“Ağabeyim küçükken de çok temiz giyinmeyi isterdi. Her çocukla konuşmaz,
çocukların haşin davranışlarına, saban taşı atma, çelme takma gibi oyunlarına hiç
iltifat etmezdi. Böyle oyunlara çağrıldığında, onları gayet kibar bir şekilde geri
çevirirdi. Sokakta iki eli cebinde ve başı dik yürürdü. Herkesin dikkatini çekmekle
beraber, sıkılgan bir çocuktu. Kendisi, daha rüştiye mektebinde (15-16 yaşında) iken,
Selanik eşrafından Eranoszadeler’in oğluna ve komşumuz Şevki Paşa’nın kızına ders
verirdi.”1
“Büyük kardeşim her sabah bu disiplin yurduna girerken (rüştiye) son
derecede ciddidir. Hatta yüzünden istediğine kavuşmuş insanların bahtiyarlığı
sezilmektedir. Eve döndüğü zaman ise odasına çekiliyor, kitaplarına gömülüyor ve
saatlerce yorulmaksızın çalışıyor. Annem, ağabeyimin, birdenbire değişmesi
karşısında sevinmeye cesaret edemiyor. Ya Mustafa’nın hevesi birdenbire değişirse?
Fakat aradan aylar geçiyor, imtihan zamanı geliyor. Büyük kardeşim okul hayatına
ısındıkça ısınıyor. Cuma günleri (o zamanlarda okulların kapalı kaldığı gün, dinlenme
günü) bile ağabeyimi kitaplarından ayırmak imkânsız. Annem de oğlunun yeni
hayatından memnun.”2
Yukarıdaki cümlelerden anlaşıldığı üzere Mustafa Kemal çok okuyan, çok
çalışkan ve kendini yetiştiren bir öğrencidir. Bu özellikleri hayatının ileriki
dönemlerinde de aynı şekilde devam edecektir. Manastır Askeri İdadisi’ndeyken
arkadaşları gibi o da Namık Kemal’in şiirlerindeki “vatan ve özgürlük” sevgisinden ve
fikirlerinden çok etkilenmiştir. Harp Akademi’sinde sınıf arkadaşı olan Asım Gündüz,
hatıralarında Mustafa Kemal’i şöyle anlatmaktadır:
“Bizler, vatan, millet ve Türklük fikirlerini ilk defa Harp Akademisi sıralarında
ondan duymuştuk… Tarih okumak O ’nun için en büyük hevesi ve hırsı idi.
Fransızca’yı da O ’nun için çok iyi bilmek istiyordu. Osmanlı tarihini Fransızca
eserlerden okuyordu.”3
Peki Mustafa Kemal’in tarihe merakı ve okuma sevgisi nereden
kaynaklanıyordu?
Mustafa Kemal Osmanlı’nın en zayıf döneminde doğmuştu. İçine doğduğu bu
yıllar vatan için çok buhranlı ve kayıplarla dolu bir zamandı. İmparatorluk birkaç
yüzyıldır ekonomik ve coğrafi sınırlar olarak gerilemiş, uzun süren savaşlar sonunda
Osmanlı’ya bağlı olan milletler Batı’nın etkisiyle İmparatorluk’tan kopmuş geriye
neredeyse sadece İmparatorluğun kurucusu ve asli unsuru olan Türkler kalmıştı.
XX. Yüzyılın başında Batı, Doğu dünyasının tamamına, tabii olarak Türklere
de ikinci sınıf insan muamelesi yapıyor, bu tavrı her fırsatta dile getiriyordu. Bu ruh
halinin sonucunda özellikle aydınlar arasında bir kompleks oluşmuştu. Diğer taraftan
Osmanlı İmparatorlu’ğunun ürkmüş, sinmiş, boynu bükük hali içinde yetişen genç
kuşaklarda hâkim olan bu ruh hali, bir avuç isyankâr hariç bu durumu olduğu gibi
kabul etmekten ibaret kalıyordu.
Bu şartların etkisiyle Mustafa Kemal Atatürk, Türk Devletini kurmadan çok
önce, henüz öğrenciyken milli bilinci gelişmiş ve Türk Tarihi üzerine düşünmeye
başlamıştı. Hem okumayı hem düşünmeyi seven bir asker olan Mustafa Kemal
cephede de okumaya ve tarih incelemelerine devam etmiştir.
Birinci Dünya Harbi sırasında Doğu Cephesi’nde (Bitlis, Silvan gibi) bölgesinde
iken, 10 Ağustos 1916 Pazar günü defterine şöyle bir kayıt düşmüştür;
“(Namık) Kemal Bey’in, Makalat-ı Siyasiye ve Edebiyyesini okudum, ikinci
kitabın sonunda idim, hitam buldum, (Namık) Kemal Bey’in Tarih-i
Osmani’sini okumaya başladım”3
Tüm bunlar yaşanırken Batı, bizim büyük bir kültüre ve zengin bir medeniyete
sahip olmadığımızı iddia etmekteydi. Hatta 1. Dünya Savaşı’nın sonunda Anadolu’yu
işgal ederken, Türkler’den önce kendilerinin Anadolu coğrafyasında oldukları tezini
ortaya atarak, işgale bahane olarak kullanmışlardı.
Yunanlılar, Anadolu üzerindeki hak iddialarında tarihi kullanmışlar ve eski
Grek ve Bizans’ın kültürel varisi olduklarını iddia etmişlerdi. Batı’da yapılan
araştırmalarla da Yunanlılar desteklenmişti. İtalyanlar Eski Roma İmparatorluğu’nun
mirasçısı olarak, Fransızlar da Haçlı Seferleri sırasında Frank Devleti’nin kurulmasını
bahane ederek Güney Anadolu’ya sahip çıkmak istemişlerdir. O tarihte Osmanlı’da
eski Anadolu medeniyetlerini araştıran bir kurum olmadığından Yunanlıların
iddialarına ne yazık ki yeterli cevap verilememişti.4
İşte bu bilinç ile Mustafa Kemal Millî Mücadele’ye atılmaktadır, Bağımsızlık
Savaşı’nın ilk günlerinden beri her fırsatta arkadaşlarına, halk topluluklarına, Meclis
üyelerine, hattâ yabancılara seslenirken, daima tarihten örnekler vermiştir ve ne
yapılması gerektiğini yine tarihten çıkarmıştır.
“Büyük ve haysiyetli bir millet olan Türklerin tarihi insanlık kadar eskidir.
Osmanlılar ve Selçuklulardan önce de Türkler, dünyanın dört bucağında devletler,
imparatorluklar vücuda getirmişlerdir. Nerede bir Türk devleti batmış ise, bunun
yıkıntıları üzerinde daima yeni yeni devletler kurmuşlardır. Şimdi de böyle bir tarihi an
gelmiş çatmıştır. Osmanlıı devleti çökmüştür, fakat tarihi zincir kopmayacaktır.
Koşullar ne olursa olsun, yeni bir devlet kurmak gücü, ünlü İtalyan düşünürü
Machiavelli’nin daha XVI inci yüzyıl baılarında imrenerek Türklerde bulduğu o sihirli
kuvvet, kendi deyimi ile “virtû”, tarihte her zaman kendini gösterdiği gibi, şimdi de
Türk milletinde vardır. O halde bunu değerlendirmenin, gerçeğe dökmenin tam
zamanıdır.”5
Avrupalılar’ın eksik tarih tezleriyle destekledikleri Türkleri Anadolu
topraklarından atma planları gerçekleşememiş, Kurtuluş Mücadelesi sonunda, işgal
etmeye çalıştıkları Anadolu topraklarından atılanlar kendileri olmuşlardı. Savaşlardan
yeni çıkmış, o zamana kadar imparatorluk bünyesinde yaşamış ama artık
İmparatorluğu yıkılmış olan bir millete, milli bir kimlik kazandırmak ve Anadolu’nun tek
vatan olduğunun anlatılması lazımdı. Bu yeni durum halka en iyi tarih kullanılarak
anlatılabilirdi.
Bunun için yapılmasını istediği şeylerden biri, Batı’nın iddialarının aksine Türk
Milleti’nin kültür ve medeniyet dünyasına katkılarının ortaya çıkarılmasıydı. Böylece,
Türk Çocukları atalarının şanlı tarihini tanıyacaklar ve Türk Milleti’nin milli birlik ve
beraberlik ruhu güçlenecekti.
İkinci olarak ise Türkler’in Anadolu’daki tarihinin araştırılmasını istemişti. Eğer
1071’den çok önce Anadolu’ya gelen kavimler arasında Türkler’in de olduğu tespit
edilirse, Batı’nın “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere
dönmelidirler” sözü çürütülecek, Millî Mücadele’de bütün dünyaya gösterilen
“Anadolu’nun ebediyen Türk Yurdu olarak kalacağı” gerçeği, bir kez de tarihsel olarak
gösterilecektir.
“Fakat bu araştırmalar göstermiştir ki o güne kadar kaleme alınan eserlerin
büyük bölümünde Türk Tarihi’ne ilişkin herhangi bir kayda rastlamak mümkün
değildir. Eserler ya Osmanlı Hanedanı’nın ilk padişahı Osman’la başlamış ya da
Osmanlı Tarihi İslâm Tarihi’nin bir bölümü olarak kaleme alınmıştır. Bu eserlerde
İslâm öncesi Türk Tarihi ile ilgili herhangi bir bölümün olmaması, Türk Tarihi’nin
Osmanlı Tarihi ile sınırlı olduğu gibi bir izlenimin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Cumhuriyetin ilk yıllarına gelindiğinde İslâm öncesi Türk Tarihin’e ait bilinenler yok
denecek kadar azdı. Buna ilaveten yazılan tarihlerde milliyet bilinci yer almadığı gibi
daha ziyade ümmet temeli işlenmişti. Mustafa Kemal bu tarih yazıcılığındaki büyük
eksikliği dikkate alarak milli bir tarih yazma sürecinin de başlatılması gerekliliğine
inanıyordu. Bu nedenle dikkatini İslâmiyet öncesi Türk Tarihi’ne yöneltmiş ve Türk
Tarih Tezi ortaya atılarak bu konuda önemli gelişmeler sağlanmıştır”4
Kurtuluş Savaşı sonrası 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte
Atatürk’ün tarih okumalarına ve araştırmalarına olan ilgisi artarak devam etmiştir ve
özel kütüphanesinde en geniş yeri tarih kitapları almaktadır.Özellikle Türk ve İslam
Tarihi konularında Leon Cahun, De Guignes, Leon Caetani, Bartold, VVells vb. gibi
tanınmış yabancı yazarların olduğu kadar Mustafa Celâlettin, Aşık Paşazade, Peçevi,
Hoca Sadettin, Ahmet Refik, Rıza Nur vb. gibi Türk yazarlarının eserlerini de dikkatle
incelemiştir. Kısacası, Atatürk’ün o güne kadar yazılmış olan tarih kitaplarının hemen
hemen tümünü okumuş olduğunu söyleyebiliriz.
Atatürk’ün Türk Tarihi üzerinde sürekli çalışmaları Nutuk’u tamamladıktan 1 yıl
sonra 1928’te başlar. Bu sistemli çalışma fikrinin ortaya çıkısı, 1928 yılında Afet
İnan’ın Atatürk’e yönelttigi bir soru ile oldu.
Bu diyaloğu Afet İnan söyle anlatmaktadır: “1928 yılında, Fransızca coğrafya
kitaplarının birinde, Türk ırkının sarı ırka mensup oldugu ve Avrupa zihniyetine göre
ikinci “secondaire” nevi bir insan tipi olduğu yazılı idi. Kendisine gösterdim. Bu böyle
midir? dedim. “Hayır, olamaz, bunun üzerinde mesgul olalım. Sen çalış.” dediler. Ben
tarih okutma vazifem icabı olarak 1929 da çalısmaya basladım. Tarih sahasında
çıkmıs en yeni kitapları Atatürk getirtti. Bunlarla yeni bir kütüphane kurmustu.
Memlekette tarihle uğrasanları etrafına topladı. Herkesten bir fikir dinliyorduk. Her
vekil ve meb’us arkadaşları Atatürk’ün yanından çıkarken yeni bir kitap koltuğunda
oluyordu. Onların hulâsaları toplanıyor, Atatürk kendi okudugu kitaplarla beraber bu
hulâsaları tetkik ediyordu. Çalısma uzun ve ekseriya fasılasızdı.”6
Böylelikle Türk Tarihi problemleri üzerinde ciddi çalışmalara başlamıştır.
Bunların başlıcaları:
Türkiye’nin en eski halkları kimlerdir?
Bu memlekette en eski uygarlık kimler tarafından ve nasıl kurulmuştur?
Türkler’in dünya tarihinde ve uygarlığında yerleri nedir?
İslam Tarihi’nde Türklerin gerçek hüviyetleri ve rolleri ne olmuştur? idi.
Bir zaman sonra bu çalışmaların bireysel olmasından ziyade ciddi ve bilimsel
yöntemlerle sürekli olarak yapılabilmesi için kurumsal olarak yapılmasını doğru bulur
ve Nisan 1930’da “Türk Tarihi Tetkik Heyeti’nin” kurulmasını sağlar.
Atatürk’ün teşvikiyle, yukarıdaki soruların cevaplarını bulmak ve Osmanlı Tarih
yazımının mirası olan İslam merkezli tarih yorumlarına ve Avrupa merkezli tarih
yorumlarına karşı alternatif bir millî yorum geliştirilmesi amacıyla “Türk Tarih Tezi” bu
sıralarda ortaya atılır. Heyet 1930’ların sonlarına doğru, her bölümünün farklı
uzmanlar tarafından yazıldığı 606 sayfalık “Türk Tarihi’nin Ana Hatları” adlı kitabı
ortaya koyar. Fakat bu kitap, konuyla ilgili kişilerin eleştirilerine sunulmak üzere
sadece 100 adet yapılmış bir taslak basım olarak sunulmuştur.
1931’de bu heyet Atatürk’ün kurucu başkanı olduğu “Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti’ne” dönüşür. Tarih Cemiyeti’ni sadece kurmakla kalmamış, çalışmalarını
yakından takip etmiş, çalışmalara önderlik etmiş ve ana hatlarını belirlemiştir.
Temmuz 1931’de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”nin kuruluş aşamasında Heyet’le
birlikte bizzat çalışmıştır. Bu çalışma sırasında, Heyet’in yaptığı müsvedde çalışmalar
Atatürk’e gönderiliyor, çalışmaları titizlikle inceleyen Atatürk, yorumlarını yazdığı
mektupları heyet başkanına iletiyordu. Bu mektupların birinde (16/17 Ağustos 1931,
Yalova) Heyet’e aşağıdaki eleştirilerinde ve tavsiyelerinde bulunmuştur:
“Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza inandıkça
ifadeye cesaret gösteren adamlar olmalıyız!”
“Sonradan uydurma bir eser meydana getirerek ardından pişman olmaktansa
hiçbir eser meydana getirememek beceriksizliğini itiraf etmek daha iyidir.”
“Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir! Yazan yapana sadık kalmazsa
değişmeyen gerçek, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır! Siz buna razı mısınız?”
Bu cümleler Mustafa Kemal Atatürk’ün, tarihin tarafsız ve gerçeklere sadık
kalınarak yazılması konusuna verdiği önemi göstermektedir.
Cemiyet 1931 yılındaki çalışmaları sonucunda “Türk Tarihin’nin Ana Hatları”nı
ders kitabı olarak uyarlayarak liselerde okutulacak olan 4 ciltlik “Tarih” kitabı
yayınlamıştır. Bu ders kitabı okullarda 1 yıl okutulduktan sonra ardından 1932 yılında
kitabın içeriğinin profesörler ve tarih öğretmenleriyle tartışıldığı 1. Türk Tarih Kongresi
düzenlenmiştir. Gerçekte, Mustafa Kemal Atatürk taslak ana kitabı beğenmemiştir,
çünkü farklı bölümlerini farklı uzmanların yazdığı kitabı okuyan ve değerlendiren
kişilerin eleştirileri dikkate alınmamıştır. Bununla birlikte zaman kaybetmeden Türk
Tarihi eğitimine başlanması ve görüşlerin alınması için özet halinde okullarda
okutulmaya başlanmıştır.
Atatürk’ün tarih hakkındaki çalışmaları hızını kaybetmemiş, hattâ azalmamıştır
bile. 1933 yılında, “Anahatlar” eserinin müsveddesi olarak ikinci serinin bastırılmasına
girişmiştir. Çeşitli sahaların uzmanları veya uzmanı geçinenler aranarak, ayrı ayrı
bölümlerin yeniden hazırlanması bunların her birinden istenmiştir.
Böylece “Anahatlar” teşebbüsü yeni bir safhaya girmiş bulunuyordu. Bu defa,
ilk “Anahatlar” kitabının plânı esas olarak alınmakla beraber, büyük değişiklikler
yapılmış, bilhassa medeniyet tarihini ilgilendiren bölümlere önem verilmiştir.
Atatürk’ün son yıllarına kadar “Anahatlar” eserinin müsveddeleri üzerindeki
çalışmalar devam etmiştir fakat ölümüne kadar son haline getirilememiştir.7
‘Türk Tarih Tezi’ düşüncesi Atatürk’ün Türk milletine yeni bir tarih bilinci verme
amacıyla doğmuş; çok büyük bir çalışma olması ve özellikle ilk taslakta çalışmaya
katkıda bulunan bazı uzmanların beklediği ciddi ve bilimsel metodolojik çalışmayı
sergilememeleri sebebiyle çalışmayı beğenmemiştir. Fakat son yıllarında
rahatsızlığının artmasına rağmen, Türk Tarihi’nin dünya tarihindeki yeri ve öneminin
ortaya konulması, milii bilincin gelişmesi ve Türk Milleti’nin Osmanlı ve İslamiyet
öncesi Türk Tarihi’ni ve atalarını öğrenmeleri için kitabın tekrar yazılması için gerekli
altyapıyı hazırlamıştır. Bu sayede ikinci kitap da tam olarak tamamlanmamakla
birlikte içeriği oluşturan bölümler “Türk Tarih Kurumu” (1935 yılında aldığı isimle)
bünyesinde kimi baskı kimi teksir müsvedde halinde birbirinden farklı uzmanların
yeniden yazdığı, her biri belli bir tarih konusunda olmak üzere toplam 128 bölüm
olarak bulunmaktadır.
Türk Milleti olarak bugün bize düşen önemli görev, Büyük Atamız Atatürk’ün
çok önem verdiği ve uzmanlarla birlikte yaptığı uzun çalışmalar sonucu ortaya
koyduğu “Türk Tarih Tezini” bu noktadan alıp, kendisinin arzuladığı şekilde bilimsel,
objektif ve metotlu olarak derli toplu bir kitap haline getirerek, bu çalışmanın çok geç
de olsa tamamlanmasını sağlamaktır.
Kaynakça:
1- Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar, Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul, Truva Yayınaları,
Sayfa: 39
2- Makbule Atadan’ın 1951-52 arasında Yeni İstanbul Gazetesi’ne verdiği mülakat ve
Büyük Kardeşim Atatürk Kitabı
3- Atatürk’te Okuma Tutkusu ve Kitap Sevgisi – Nurullah ÖZDEMİR, makale
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/55118
4- Atatürk’ün Tarih Anlayışı- Dr. Zafer GÖLEN, makale,
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1661432
5- Atatürk Ve Tarih- Prof. Dr. Bekır Sıtkı BAYKAL, makale, Belleten Ekim 1971, Cilt 35 –
Sayı 140
https://belleten.gov.tr/tam-metin-pdf/420/tur
6- Başlangıcından Günümüze Türk Tarih Tezi Ve Lise Kitaplarına Etkisi- Yücel
KABAPINAR
https://ataturkilkeleri.deu.edu.tr/pdf/1.ciltsayi2/c1_s2_yucel_kabapinar.pdf
7- Atatürk’ün Büyük Bir Tarih Yazdırma Teşebbüsü: TÜRK TARİHİNİN ANA HATLARI –
Semavi EYİCE, makale, Belleten Ekim 1968, Cilt 32 – Sayı 128
https://belleten.gov.tr/eng/full-text/3455/tur